İrfan sapmaz yazıyor: İslam dininde EGO nedir ?

Ego dilimizdeki karşılığı BEN, BENLİK… Kaliforniya Üniversitesi Psikiyatri Bölümünde “Ben Ötesi Psikolojisi” Departmanı Başkanı Robert Frager ünlü bir Tasavvuf ehli ve araştırmacı bilim adamı.

İrfan sapmaz yazıyor: İslam dininde EGO nedir ?

Ego dilimizdeki karşılığı BEN, BENLİK…
Kaliforniya Üniversitesi Psikiyatri Bölümünde “Ben Ötesi Psikolojisi” Departmanı Başkanı Robert Frager ünlü bir Tasavvuf ehli ve araştırmacı bilim adamı.
Batı değerlerindeki benlik anlayışı ile İslam anlayışındaki benlik arasında bir köprü kuruyor ve Sufilerin Nefs-i Emmare olarak adlandırdıkları bu canavar’dan kurtulmanın yollarını Türkiye’de yok satan Gelenek yayınlarının bizlere kazandırdığı ‘Kalp Nefs ve Ruh’ isimli kitabında muhteşem bir şekilde anlatıyor.
Tasavvuf’a ilgi duyanların bu kitabı okumasında büyük fayda görülüyor. Çünkü ağır bir dile sahip olan Tasavvuf anlayışındaki terimleri günümüz anlayışına adeta tercüme ediyor ve tasavvufi terimler arasında özdeşlik kuruyor.
Tabiki kitabın başarısı kendisinin de bir Tasavvuf ehli olması ve aynı zamanda yaşayarak bu kitabı yazması, batıda bu alanda 1 numara olma özelliğini taşıyor.
Frager 7 katmanlı nefis mertebelerinin birincisi olan EMMARE ile ilgili bölümün girişinde Ego’yu şöyle tanımlıyor.
“Sufi psikolojisindeki en yaygın terimlerden birisi nefs, yani benliktir. Bu terim bazen "ego" ya da "ruh" olarak da tercüme edilir. Nefsin diğer anlamları arasında "öz" ve "nefes" de yeralır. Ancak Arapça’da nefs en çok "benlik" olarak kullanılır. Örneğin günlük sözcüklerde kendim ya da kendiniz yerine kullanılır. Sufi yazarların büyük bir kısmı nefsi; kötü huylar ve eğilimleri ifade etmek için kullanırlar. En alt düzeyinde iken nefs bizi dalalete götüren güçtür. Hepimiz yapmamız gerektiğini bildiğimiz şeyleri yapmak için mücadele ederiz. Ancak yanlış ya da zararlı olduğunu bildiğimiz şeylerden kaçınmak için daha fazla mücadele ederiz.
Neden mücadele ederiz? Eğer tek bir akıldan ibaret olsaydık, mücadele olmayacaktı. Ancak akıllarımız ayrıdır. Neyin doğru olduğundan emin olduğumuz anlarda bile, bir parçamız bizi aksini yapmaya zorlar. Bu parça alt benlik, özellikle nefsin en alt düzeyi olan nefs-i emmaredir.
Nefs, ruh ve bedenin karşılıklı etkileşiminin yarattığı bir süreç olarak çok statik bir psikolojik yapı değildir. Ne ruh ne de bedende özünde yanlış bir şey yoktur. Ancak ikisinin birleşimini sağlayan süreç sapabilir. Ruh bedene girdiğinde, soyut kökeninden kopar ve nefs şekillenmeye baslar. Böylece ruh maddi varlıkta hapsolur ve onun özelliklerini almaya başlar.
Nefsin kökü hem beden hem de ruhta olduğu için, hem maddi hem de manevi eğilimlere sahiptir. Başlangıçta maddiyat hakimdir; nefs dünyevi zevklere ve ödüllere düşkündür. Maddi olan şeyi doğal olarak maddi dünya cezbeder. Nefs dönüştükçe, daha çok Allah (c.c)'a yaklaşır ve dünyaya bağlılığı azalır.
Batı psikolojisinde ve literatüründe “ego” olarak geçen kavram İslam tasavvufunda genellikle nefs ile karşılanır. İslam tasavvufunda nefs oldukça detaylı incelenmiş ve üzerinde çok tartışılmış bir konudur. Herkes tarafından kabul edildiği şekilde yedi seviyede ele alınır. İnsan hayatı boyunca hakikati arayışında, nefsi emmare ile başladığı (en alt seviyedeki nefs) nefs mertebelerini, levvame, mülhime, mutmaine, raziye, marziye makamlarından geçerek safiye veya kemal nefs mertebesine getirmek için bir yol kat eder. Elbette bu, geçen zamanla artan ya da azalan bir şey olmayıp bir kutsi hadiste, “Sizinle benim aramda yetmiş bin perde olsa da benimle sizin aranızda hiçbir perde yoktur.” şeklinde belirtildiği gibi mutlak bir tanımlamadır.
Prof. Dr. Akif Tan Ego üzerine muhteşem bir yazı kaleme almış. Ve burada Robert Frager’dan da alıntılar yapmış. Kısa bir bölümünde konuya özenle eğiliyor.
“Batı psikolojisinde narsistik ego olarak tanımlanan,  İslam tasavvufundaki nefsi emmare (zalim nefs), Kaliforniya Üniversitesi Psikiyatri Bölümünde “Ben Ötesi Psikolojisi” Departmanı Başkanı Robert Frager tarafından kitaplarında yoğun bir şekilde tartışılmıştır. Kuran-ı Kerim’in birçok meali olduğu gibi geçmişten günümüze birçok da tefsir çalışması yapılmış ve yapılmaya da devam edecektir. Robert Frager da, Tevrat’ın ikinci bölümünde ve Kuran’daki İsrailoğullarının Kızıldeniz yoluyla Mısır’dan çıkışını bu açıdan tefsir etmiştir. Bu yazımızda psikoloji açısından, ego ve nefs kavramları ile bu kıssanın üzerine büyüteç tutmaya çalışacağız.
İsrailoğullarını kölelikten kurtaran Hz. Musa’nın öyküsü, Robert Frager’a göre, bir düzeyde kendimizi zalim nefsin elinden kurtarma sürecimizin de alegorisidir. Zalim nefs çoğunlukla İsrailoğullarının Mısır’dan çıkmasına izin vermeyi reddeden Firavun ile özdeşleştirilir. Buna göre her birimiz, iç dünyamızda bir firavuna ve Musa’ya, bizi kölelikten özgürlüğe ulaştırabilecek ilahi elçiye sahibiz. Tasavvuf temelde içimizdeki hakikati arama disiplinidir. Doğuştan sahip olmadığımız, daha sonra özellikle çevre ve geçen zamanla oluşan kimlik duygusu ve ego, gerçeğin üzerini örter ve oluşturduğu pırıltı ile gözümüzü kamaştırarak sade ve basit gerçekten bizi de kopartır. Bu batılı fenomenle yandaş giden tasavvuf bilgisine göre, bizde nefsin gücünü yenmek (nefsi emmare) için ilahi inayete ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıyız. Hz. Musa ve Firavun öyküsünün de tarihi bir vaka olmasının dışında mecazi bir anlatımı da vardır. Tarihsel verilerde ve arkeolojik kayıtlarda Mısır’dan çıkışın, Firavun mumyasının bulunması, Santorini Yanardağının patlaması gibi katastrofilerle ilgili bulgularına rastlanmasına rağmen bu kadar önemli bir toplumsal hareketin ve doğaüstü olayın herhangi bir kaydına ve buluntusuna rastlanmamıştır.
Kıssada anlatılan olayların psikolojik analizinde; öncelikle nefs, Mısır’dan çıkarak özgürleşmek isteyen, yıllarca çektikleri eziyet sonucu bu isteğin önlenemez hale geldiği İsrailoğullarına engel olan, onlara zalimce davranan ve davranmaya devam etmekte olan Firavunla simgelenmektedir. Hz. Musa, İsrailoğullarını özgür bırakmasını istemek üzere Firavuna tekrar tekrar gitmek zorunda kalmıştı. Nasıl ki Firavun Hz. Musa’daki ilahi gücü tanımış ve isteğini kabul etmiş ancak sonra tam Hz. Musa ayrılmak üzereyken fikrini değiştirmişse, işte nefs ile mücadelede de, iradenin aldığı her karar ve faaliyete rağmen nefsin tekrar tekrar hâkimiyeti ile geri dönüşler, bozgunlar, yeniden başlayışlarla bu süreç devam eder.
Kıssada İsrailoğulları Firavunun kontrolünden kurtulur kurtulmaz, geri dönüp onları boğacağı korkusuna rağmen Kızıldeniz’e girmek zorundaydılar. Bu büyük bir cesaret ve inanç gerektiriyordu. Şimdi düşünelim, hayatımız üzerinde hiçbir güce ve kontrole sahip olmadan, bir köle gibi yaşamaktayız. Sonra aniden bize uçsuz bucaksız bir denizi, ıslak deniz tabanından etrafımızdaki dev su kütleleri yol açmışken geçmemiz söyleniyor. Bütün bunların karşısında sadece Allah’ın suları bizim için kontrol altında tutacağını bildirmesinden başka bir şey yok. Bu tam bir teslimiyet ve iman hali değil midir? Bazı rivayetlere göre Kızıldeniz, ilk İsrailli denizin ayrılacağına inanarak ilk adımını atana kadar açılmamıştır. Zalim nefs ile mücadeledeki süreç, genellikle yeni ve bilinmeyenin korkusunu içinde barındırır. Aslında bu rüyada uyandığını görmek değil rüyadan tam anlamıyla uyanmak demektir.”
EN EGOLU MESLEK
Gazetecilik mesleğinde uzun yılları geride bırakan birisi olarak dünyanın egosu en yüksek meslekleri arasında Gazeteciliği gördüm.
Mesleki olarak halk arasındaki sıradan bir kişi iken birden zirvelerdeki insanlar ile sürekli beraberliğiniz size  “çok önemli bir şahıs” olma duygularını kazandırır.
Hele hele cebinizde basın kartınız olunca her yere rahatça girip çıkma gibi avantajları sunar. Ve bir süre sonra halktan birisi gibi yazarsanız, ancak halktan birisi gibi yaşamaktan da bir o kadar uzaklaşırsınız.
Medya plazalarında oturup halk adına ahkamlar kesmeye başlarsınız, ancak yaşantınız bunun tam tersini gösterir. Otobüs veya toplu ulaşım araçlarından uzak lüks araçlar ile başka bir dünyada yaşamaya başlarsınız.
Elinizde MEDYA kılıcı ile her önüne gelene kılıç sallarsınız, ancak size dokunulmaya başlanınca EGO duygularınız zirve yapar. Siz herkes aleyhinde doğru ya da yanlış bilgileri hiçbir sorumluluk taşımadan tüm aleme duyurmaktan büyük zevk alırsınız, bunun adını da gazetecilik sayarsınız. Ancak sizin aleyhinizde yazılar çıkmaya başlayınca DEMOKRASİ çığlıkları atmaya başlarsınız.
PEKİ EGO GEREKSİZ BİR ŞEYMİDİR ?
Aslında sorulması gereken en önemli soru EGO’yu Cenab-ı Allah neden insana yerleştirmiştir. Eğer insana böylesine tehlikeli olarak görülen bu duygu yerleştirilmişse şüphesiz bunun de bir hikmeti vardır. Ancak sınırlarını iyi belirlemek gerekir.
Peki Ego’nun hiç olmadığını düşünelim. Bütün insanların Ego’suz olarak yaratıldığını bir an hayal edelim. O zaman insanlar arasındaki sistem kilitlenir ve yürümezdi. Rekabet duygusu gelişmez ve bir çok alandaki yeni keşifler ortaya çıkmazdı. BEN merkezle çekim gücü insanlara hayatta yaşama kuvveti verir. Hedefleriniz, idealleriniz, amaçlarınız , çabalarınız aslında bu BEN merkezle çekim gücü sayesinde gelişir.
Çünkü Ego ile insanlar kendilerini bir çekim merkezi olarak görmektedirler. Kendi çıkarlarını ön planda tutarak hayata tutunma reflekslerini geliştirmektedir.
İşte tam burada din anlayışının ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor.
Yani Allah cc Hazretleri, her şeyin zıtları ile bilinmesi gibi bir sistem kurmuştur. Her şey zıddı ile bilinir.
Güzel’e bakarsınız ve bunun ancak güzel olduğu kanısına, bunun zıddına bakarak anlayabilirsiniz. Her şey aynı düzeyde güzel yaratılmış olsaydı çirkinlik anlayışını bilemezdik.
Uzun’a bakarsınız, ancak bunun uzun olduğu kanısına ancak kısa  bir şeye bakarak uzun olduğunu anlayabilirsiniz.
Allah cc Hazretleri kendisi hariç herşeyi zıddı ile yaratmıştır.
Burada EGO’nun yaratılmasının da hikmet işte budur. Yani Ego’nun karşısında bulunan Ego’suzluk, yani tevazu anlayışı, kibir ve gururdan uzak olma sıfatları görülmüş olur.
Ve Tevazu sahibi olabilmek için bunun karşısındaki zıd olan şeyi yani Ego’yu ortadan kaldırmak gerekir. Onun için Ego’nun varlığının tamamı ile ortadan kaldırılması düşünülemez.
Allah dostları bu sistemi çok iyi bildikleri için asla insanları kınamazlar. İnsanların kötü olan hareketlerini dile getirerek bunun kendilerine olan zararlarını öğretmeye çalışılırlar. Yani aslında kötü olan insan değil, insanın esiri olarak EGO’dan kaynaklanan kötü hasletleridir.
Allah Egolarımızdan uzak durmamızı ve tevazu sahibi olmamızı emrediyor. Gurur ve kibirden uzak kalmamız gerektiğini bize bildiriyor. Çünkü tasavvuf anlayışdaki 7 mertebenin en alt mertebesi Ego, gurur, kibir gibi toplamda 19 kötü hasleti içinde barından Emmaredir.
Allah cc Hazretleri bir sınav amaçlı olarak insan’a Ego’yu yani Nefs-i Emmare özelliklerini yerleştirdi ki emir ve yasaklara uyarak bunun karşılığındaki iyi hasletlere bürünelim. Ve sınavı onun izni ile verip bize vadettiği Cennet’e girelim.
İşte Robert Frager daha önce bir yazımda geniş şekilde Nefsi Emmera’in özelliklerini anlatıyor.  
Hatta sufilere yolun sonuna doğru çıktıkları bazı mertebelerde tamamı ile nefislerini (egolarını) öldürmeleri istenmez. Sadece ona uymamaları istenir. Onun kulu ve kölesi olmaması teknikleri çeşitli zikir usülleri ile öğretilir.
İşte insanı meleklerden ayıran en önemli özelliklerden birisi İnsan Ego’sudur. Ne kadar yüksek mertebelere çıkarsanız çıkınız, muhakkak insan olarak günah işleme gibi bir özelliğe sahip olarak kalacaksınızdır. Çünkü İmam Rabbani Hazretlerine göre bu istenmeden de olsa yapılan günahlar ve sonrası gelen tövbeler insanı daha yüksek mertebelere çıkartacaktır. Meleklerin yükselmesi söz konusu değildir diyor İmam Rabbani hazretleri Mektubat kitabında. Çünkü onlar günah işleme özelliğine sahip değilller.
Toprak unsuruna sahip olan insan ise üzerinde günah ağırlıklarını bulundurduğu için sürekli bir arayış ve yükseliş içerisindedir.
Sakın bu yazdıklarımızdan “İnsan nasıl olsa günah işleme özelliğine sahiptir. O zaman bizde günah işlemeye devam edelim” gibi bir anlayış çıkmasın. Bizler insan olarak günah işlememe yönünde üzerimize düşeni en yüksek gayret  ile yapmaya devam etmeliyiz.
Onun için Allah cc Hazretleri Lokman suresinde 33.ayette şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Hiçbir babanın çocuğuna yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına fayda veremeyeceği günden sakının (ona göre hazırlık yapın)! Şüphesiz Allah'ın vadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın! O aldatıcı (şeytan) da Allah'ın affına güvendirerek sizi aldatmasın (nasıl olsa Allah affedicidir diyerek sizi günah işlemeye sevketmesin.”
 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.