Mâzeretim yok


Umut Rehberi

Umut Rehberi

14 Haziran 2016, 23:18

Ey yolcu,
… Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler… [Mâide:54]

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım,
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım.


Ey o akıl almaz, eşsiz varlığı anlamaya çalışan, sezmeye uğraşan! Ey göklere âşık olan kişi! Merdivenden bahsedip duran arifle dost ol, onunla iyi geçin! Herkes evden bahseder durur. Fakat "O evde bulunan güzel nerede? O nasıl bulunabilir?" diyen yok. Bir yaz günü sıcakta bir ağacın gölgesine sığınan herkes gölgeden, gölgeyi düşüren ağaçtan bahseder ama o gölgeyi düşürten güneşten, güneşin nurundan kimse bahsetmez. Bütün bu zorlukları bilmekle beraber, dilin O'na dair, O'nun hakkında söylediği birkaç sözle bütün kulaklar da mest oldu, akıllar da… Zavallı dil bir iki kırıntı buldu da O'na daldı. Asıl kaynağı, mâdeni bıraktı. Halbuki aşığın canı o kırıntılardan utandı da, pazarı da bıraktı, dükkânı da bıraktı gitti… [Hz. Pir Mevlana]



Ey cânıma cânânım, ey derdime dermânım.
Âlemlere sultanım, Medet Allah'ım medet.
Bu derdim onmaz gibi, Azrail gülmez gibi.
Umduğum olmaz gibi, Medet Allah'ım medet.
Dünyayı bâki sandım, gaflet içinde kaldım.
Ölüm var imiş bildim, Medet Allah'ım medet.


Mektubun başından sızan ayet var ya sözün özü, dinin özü, dervişin sözü bu olsa gerektir… Her yol bu hana çıkar, her kapı bu meydana açılır. Bu devlete ulaşabilmek için yola düşmek, yola girmek gerekir. Böylesi bir yolculuğa çıkmadan kurtuluşa ermek de mümkün değildir. Evet, yola girmek, sabır ve teslimiyetle yolun bütün sıkıntılarına katlanmak gerekir. Yolun adı bellidir. Sırat-ı mustakim: Dosdoğru yol. Çünkü iki nokta arasındaki en kısa yol "dosdoğru" yoldur. Bu yolun bir adı da "tarîk" dir. Bu yol üzerindeki canın adı "sâlik" yolculuğun bir adı ise "seyr u sülûk" dur. Yoldaki cümle işlerimizin makbul olma şartlarından biri de: mazeret, bahane, itiraz çukuruna düşüp kirlenmemiş olmasıdır.

Yine yola düşmek gerek, hasretin yaman efendim
Köz oldu sinede yürek, Aah, duman duman efendim...

Hep ağlamak olmaz ya, sizleri biraz da güldürelim; askerlik günlerimizin iskele-sancak sırasıyla gelen çarşı izinlerine dair bir fıkra kalmış hatırımızda:
Vâkıa, bizim Temel'in askerlik zamanlarından. Bölükteki 40 erin çarşı izninden tam vaktinde dönmeleri emredilmiş. Geç kalanlara çadır hapsi verilecek diye sıkı sıkıya tembih etmiş komutanları. Ancak iyi bir mazeretleri olursa affedilecekler. Ne var ki 40 kişiden otuzdokuzu da geç kalmış, mazeretleri ise hep aynı:
- Atla istasyona celeydum. Koşmaktan at çatladı, tren kaçtı, geç kaldum.

Derken sıra bizim Temel'e gelmiş. Komutan,
- Senin de mi atın çatladı, diye sorunca.
- Hayır, demiş. Yoldaki otuzdokuz at leşini geçemedum.

İşte böyle efendim, mazeret böylesi bir illet. Dünya ile olan hallerimizde bir işin, herhangi bir geçerli sebep yüzünden yapılamadığı durumlarda mazeret; bilinçli olarak yapılmayıp bu yapılmayışın gizlendiği durumlarda da bahaneye sığınırız… Peki Hak ile olan münasebetimizde mazeretin yer nedir? Ne bizi kulluğumuzda ne mazur gösterebilir? Hangi bahane bizi kurtarabilir?

Şu dünyada gördüğümüz her şey, hepsi bahanelerdir. Ne varsa aşktan ibarettir. Aşk, Allah evidir. Ey Hakk aşığı, sen de o evde oturmaktasın. [Hz. Pir Mevlana]

Bu mazeret tarihi insanlık tarihi kadar eskidir erenler… Hak Teala, Hz. Adem'e secde emrinden sonra mazhar-ı kelam olsun diye şeytan'a sual eyler.
- Neden secde etmedin? ilk kıyası yapıp (Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm) üstünlük arz ettikten sonra diyor ki:
Sen beni nasıl azdırdıysan
ben de insanları öyle azdıracağım… [bknz. A'râf, 12-16]


Şeytan, aklın tesiriyle kendi mazeretini öne sürerek azgınlığını Allah'a nispet ediyor. İşte varlık aleminin ilk bahanesi, mazerete bak... Aşk ehli olan bunu söyleyebilir mi efendim? Ne söyler peki;
… Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz… [A'râf, 23]

Onlar, "Ben nefsime, kendime zulm ettim, haksızlık ettim, yazık ettim deyip acziyeti beyan ederler. İşte günahlardaki payını nefsine yükleyip sevdiğine zerre kusur kondurmamayı atamız Hz. Adem'den alırız. Tecelliler ve olaylar karşısında mazeretleri öne sürmeden sahibini hatırlayıp O'na teslim olan insanlar Hz. Adem evladı Hz. İnsan'dır.  Fakat her yaptığı hadisede, başarılara benlikle sarılıp "ben yaptım" diye sarılanlar, bozuk hadiseleri, başarısızlıkları Allah'a mazeret şeklinde beyan edenler ise tevbeden uzak kaldıkları sürece henüz Adem(as) evladı olamamış canlardır..

Mazeret terazisinin tartamayacağı günah yoktur…

İnsan ile ezelden kavgalı şeytanın önemli hilelerinden biri de, insana hatalarını kabul ettirmemesi, onu hata ve kusurlarına bahane aramaya itmesi ve meseleye bir mazeret bulma yoluna sevk etmesidir yani kendi kusurunu insana satmasıdır. Eğer bir insan, yaptığı hataların kendi hatası olduğunu kabul etmiyor, onlara dışarıdan sebepler arıyor, "şundan dolayı yaptım, bundan dolayı yaptım" diyerek mazeretler arkasına sığınmaya çalışıyorsa, o hiçbir zaman hatalarını telafi edemez. Hatalarını telafi edemediği gibi, günahtan uzaklaşıp "tevbe" ile temizlenemez de…

Dünyevi sıkıntılar, ekonomik krizler, çoluk çocuk, hastalık, geçim derdi,okul, imtihan, iş-güç… mazaret, bahanelerin ardı arkası da hiç kesilmez; Mazeret, "özür dilerim" ifadesindeki duruluğu kirletendir yahu bu mazereti bırakıp acziyetini kabul et! Hem Mevlam "Sen bana varlığını emanet ettin de bizim elimizden mi çıktı?!" buyurursa ne cevap verirsin.

Âgah olalım, sığındığımız her mazeret aleyhimize şahit olacak!

Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir. [Kıyâmet, 14-15]

Kıyamet günü, artık iş işten geçmiş olacak, ileri sürülecek mazeretler bir fayda sağlamayacağı gibi, yapılanlardan pişmanlık duyma, tevbe etme yoluyla Allah'ı hoşnut etmeye çalışmamız da bizden istenmeyecektir.
Bir gündür o gün ki kendilerine zulmedenlerin mazeretleri de kabul edilmeyecek o gün, tövbe edip yaptıklarından vazgeçmeleri de istenmeyecek artık. [Rum, 57]

Say ki, mühlet verilenlerdensin ve bugün geriye kalan ömrünün, sana tanınan ek sürenin ilk günü… Acziyet ve teslimiyet üzere bir anlaşmaya var mısın?

Ey nefsim! Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince bütün sermâyem gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allâh Teâlâ bugün de bana ömrümü bağışlayarak ikramda bulundu. Eğer benim ölmemi takdîr etmiş olsaydı, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı sâlih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O hâlde bugün günah ve mâsıyete kat'iyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir ânını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen ve geri gelmeyen bir nîmettir.

Bir görseydin o günaha batmış olanları: Rab'lerinin huzurunda, mahcupluktan başları önlerine eğilmiş şöyle derken:"Gördük, işittik ya Rabbenâ! Ne olur bizi dünyaya bir kere daha gönder! Öyle güzel, makbul işler yaparız ki! Çünkü gerçeği kesin olarak biliyoruz artık!" [Secde, 12]

Ey nefsim! Seninle huzur-ı ilâhide ahd ü misâk edelim ki; bundan sonra kendimizden ednâ (aşağı mertebede) bir mahlûk görmeyelim. Günahlarımıza gözlerimizi dikelim, aczimizi elimize alalım, aman kapısından aman dileyelim, "rahmet-i ilâhiye"yi bekleyelim, Allah rızâsını elde edelim ve bu ahd ü mîsak üzerine sebat edelim. Ve bir de nefsim! Şayet bizi bir yerde methederlerse sakın bu methi üzerimize almayalım; "Nakış methi, nakkaşa râcidir" diyelim. Zemmederlerse "Elbet bizde bu hal mevcut olmayaydı söylemezlerdi" diyelim; "Allah onlardan razı olsun ki, bizim kulağımıza bunları duyurdular" diyelim.

Evet azizler, ne güzel bir nehrin içindeyiz farkında mısınız? Cennetten doğar bir nehir, dünyaya uğrar bir süreliğine tekrar cennete akarken. Ötelerin sâfiyetini taşır. Cennetin kokusuyla tanıştırır kıyısına uğrayanları. Bir ikramdır. Arınır suyundan bir yudum içen... Nehr-i Ramazan... Durun kalabalıklar bu yol çıkmaz sokak!" nidasına kulak verip "yola girmek" için ne eşsiz bir fırsat, ne münasip bir vakit...

Cenâb-ı Hak lutf u keremiyle cümlemizi son nefesinde yüzünü güldürdüklerinden eylesin. Rabbimiz, bu hikmet ve ibretlerle nefislerimizi muhâsebe edip hâlimize çeki-düzen verebilmemizi, son nefesimizde ebedî vuslatı tadarak kıyâmet gününe bir bayram sabahının huzur ve saâdetiyle, korku ve hüzünden âzâde bir şekilde varabilmemizi nasip ve müyesser eylesin!

Ol Rahmeten lil âlemin olanın lütfundan, kereminden, izzi celâlinden dileriz ve dileniriz ki
Bizi Ramazan’ın kıymetini idrâke eriştirsin!
Bizi Ramazan’da vaad ettiği yüksek müjdelere eriştirsin!
Bizi Ramazan bereketiyle rahmetine ve mağfiretine eriştirsin!
Bizi Ramazan hürmetine rızâsına eriştirsin!
Bizi katında makbul, merğub ve mahbûb bir kul eylesin,
Erenlerin yolundan giderek erdiği yegâne kulu hatrına,
Bizi dostuna dost eylesin, yol ve gidişimizi O’nunla bir eylesin…

Ya Rabbi mazeretim yok, öyle bir günahkârım ki hiç tutar yanım yok, ama sen, sana layık olan halinle muamele eyleyip mahşerde "Bu da benim asi kulumdur" buyurmaz mısın?


Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, ömre bayram olan Ramazan-ı mağfiretnişân,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,
aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah, Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler


Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun, sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun...

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle


Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin, kârınızı hoş eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim



Bir ümit...
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.